Diyanet İşleri Başkanlığı Teşkilat Kanunu Tasarısının Alt Komisyon Görüşmelerinin Ardından Tümü Üzerinde
Hits smaller text tool iconmedium text tool iconlarger text tool icon

MEHMET AKİF HAMZAÇEBİ (Trabzon) – Sayın Başkan, Sayın Bakan, Plan ve Bütçe Komisyonunun değerli üyeleri; Diyanet İşleri Başkanlığı Teşkilat Kanunu’nda değişiklik yapan tasarıya ilişkin olarak alt komisyonda yaptığımız çalışmaların bazı yönlerini değerlendirerek tümüne yönelik görüşlerimi de ifade ederek konuşmamı tamamlayacağım.

Daha önce de ifade etmiştim, Diyanet İşleri Kanunu’nda değişiklik öngören bu tasarı otuz bir yıldan bu yana kurumun beklediği bir yasal düzenlemedir. 1979 yılında Anayasa Mahkemesinin vermiş olduğu bir iptal kararı sonrasında o doğan boşluk nedeniyle, otuz bir yıllık bir boşluğu dolduran bir tasarıdır bu. Bu yönüyle bu tasarının düzenlenmiş olmasını, getirilmiş olmasını, bütün eksikliklerine karşın olumlu bulduğumuzu ifade etmek isterim.

Diyanet İşleri Başkanlığı cumhuriyetin ilk kurumlarından birisidir. Ta Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti döneminde Şeriye ve Evkaf Vekâleti adıyla 1920 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı örgütlenmiştir. O tarihten bu yana da cumhuriyet hükûmetleri Diyanet İşleri Başkanlığı Teşkilat Kanunu’na son derece önem vermişlerdir. Cumhuriyetle birlikte 1924 yılında ilk çıkan kanun Diyanet İşleri Reisliği Kanunu’dur. Türkiye Büyük Millet Meclisinin 3 Mart 1924 tarihli oturumunda kabul edilen üç yasal düzenlemeden bir tanesi Diyanet İşleri Teşkilat Kanunu’dur. Diğer ikisi eğitim ve öğretim birliğini hedefleyen Tevhidi Tedrisat Kanunu ve diğeri de Hilafetin İlgasına Dair Kanun’dur. Yani cumhuriyet bu kadar önemli düzenlemeleri yaparken Diyanet İşleri Başkanlığıyla ilgili düzenlemeyi de öncelikli konuları arasına alarak yapmıştır.

1935 yılına kadar uygulanmıştır 3 Mart 1924 tarihinde kabul edilen 429 sayılı Kanun. Bugünkü anlamda ilk teşkilat kanunu 1935 yılında yürürlüğe giren 2800 sayılı Diyanet İşleri Teşkilat Kanunu’dur. Bu Kanun da 1950 yılına kadar yürürlükte kalmış. 1950 yılında kabul edilen 5634 sayılı Kanun’la Diyanet İşleri Başkanlığı yeniden yapılandırılmıştır. Ta ki 1966 yılına gelene kadar sözünü ettiğim Kanun uygulanmış, 1966 yılında 633 sayılı hâlen bir kısım hükümleri yürürlükte olan Diyanet İşleri Başkanlığı Teşkilat Kanunu kabul edilmiştir. O tarihten bu yana da bu Kanun yürürlüktedir. 1960’lı yıllardan bu yana gerek toplumda ortaya çıkan ihtiyaçlar, meydana gelen değişiklikler, yeni talepler, ayrıca 79 yılında Anayasa Mahkemesinin iptal kararı nedeniyle ortaya çıkan boşluğun giderilmesi acil olarak bir yasal düzenleme yapılması gerekliliğini ortaya koymuştur ancak bu acil gerekliliğe rağmen maalesef bugüne kadar hükûmetler bu konuda bir yasal düzenleme yapma yoluna gitmemişlerdir. Bu yasal düzenleme o nedenle son derece önemlidir.

Tabii ki, bu tarihî süreç içerisinde yeni bir yasal düzenleme yapılırken bu yasal düzenlemenin beklentileri, talepleri karşılayıp karşılamadığı açısından değerlendirmek gerekir. Mademki bu kadar büyük, önemli zaman dilimi geçti, bu zaman dilimi içerisinde toplumda, insanımızda değişiklikler oldu, yeni talepler ortaya çıktı. O hâlde bir yasal düzenlemenin bunları karşılaması gerekir. O noktada, Hükûmet, Adalet ve Kalkınma Partisi Hükûmetler açılım adı altında çeşitli tartışmalar yapmış, kamuoyuna birtakım mesajlar vermiş, bazı inanç gruplarıyla çeşitli toplantılar yapmış, konferanslar, paneller düzenlemiş ama bu açılım tartışmalarının bu tasarıya nasıl yansıdığı konusunda herhangi bir ipucu bulabilmiş değiliz. Yani Hükûmetin açılım tartışmaları sadece tartışma düzeyinde kalmış, kamuoyuna mesaj verme düzeyinde kalmış, işin yasal düzenleme yanına, boyutuna geldiğimizde Hükûmet bunları bir kenara itmiştir. Bunu alt komisyonda da ifade ettim, şimdi ifade ediyorum. Sayın Bakan buna nasıl bir açıklama yapacaktır merak ediyorum doğrusu.

Öte yandan, bu tasarı Diyanet İşleri Başkanlığını müsteşarlık seviyesine getirmek suretiyle yeniden örgütlerken, yeni birimler oluştururken yeni görevler üstlenen bir tasarı hüviyetine maalesef sahip olmamıştır. Oysa, mademki bu kadar ihtiyaç ortaya çıkmıştır, Diyanet İşleri Başkanlığının yeni görevleri olması gerekir. Oysa görevler aynıdır, sadece bunların ismi değiştirilmiştir, daire başkanlıkları genel müdürlük seviyesin yükseltilmiştir, yeni kadrolar alınmıştır, yeni kadrolar ihdas edilmiştir, özlük hakları iyileştirilmiştir –bu iyileştirmenin eksik olduğunu, eksik yanını biraz sonra ifade edeceğim- ama yeni sorumluluklar, yeni görevler üstlenmiş midir dersek Diyanet İşleri Başkanlığına, maalesef bunu göremiyoruz. Geçen yıl Konya’nın bir beldesinde meydana gelen bir faciada çok sayıda kurs öğrencisi gencimiz hayatını kaybetmiştir. 18 kişi hayatını kaybetmiştir. Bakın, Konya’da 2009 yılında meydana gelen bu olayda 18 kurs öğrencisi hayatını kaybetmiştir. Peki, bu kaçak kurslarla ilgili olarak, Diyanet İşleri Başkanlığı kaçak Kuran kurslarıyla ilgili olarak bir görev üstleniyor mu diye bu tasarıya bakarsak, böyle bir görevi üstlendiğini, buna yönelik bir adımın atıldığını tasarıda maalesef görmek mümkün değildir.

Tasarının maddelerine geçtiğimizde oralarda eksik gördüğüm veya daha iyi olmasını arzu ettiğim konuları ayrıca belirteceğim. Bu genele yönelik değerlendirmede bunlara girmeyeceğim ancak şunu söylemeliyim: Diyanet İşleri Başkanlığını temsilen Sayın Bakanımız burada, Hükûmet adına burada. Diyanet gibi bir kurumun tasarısını görüşürken ister istemez Sayın Bakanların Diyanetin vatandaşa sunduğu din hizmetlerinin yani İslam’ın öğretilmesi, iyi anlatılması, vatandaşlarımızın ibadetlerini en iyi şekilde yerine getirmesi veya İslam dininin mesajının vatandaşlarımıza iyi ulaştırılması bağlamında görevi olan Diyanet İşleri Başkanlığının ve onu temsil eden Hükûmetin Sayın Bakanının İslam dininin temel mesajlarını bu tasarı görüşmeleri sırasında bir kenara attığını üzülerek görüyorum.

İslam’ın esası ahlaklı insan yaratmaktır. İnsanı ahlaka sahip kılmaktır. Bütün İslami, dinî ritüellerin amacı budur. Ahlaklı insan yaratmak. Eğer bütün insanlık ahlaka sahip olursa, yeryüzünde herhangi bir sorun kalmayacaktır, çatışmalar kalmayacaktır, anlaşmazlıklar kalmayacaktır. Her şeyin esası budur. İslam bir sosyal düzen vazediyor ve herkesin ahlaklı olmasını istiyor. Yani vahyin amacı nedir? Vahyin amacı insana Allah’ın tebliğlerini ulaştırmak, onu tebliğ etmek. İnsanın akılla esasen ulaşabileceği birtakım doğruları vahiy yoluyla da Allah’ın tebliğleri olarak insana ulaştırmaktır. Yani vahiyle ulaşılan konular, bilinen öğrenilen konular, Allah’ın emri olarak kabul edilen konular aynı zamanda insanın akılla da ulaşabildiği konulardır. Yani İslam akla dayanan bir dindir. 1798 Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nin bütün insanlığa mal ettiği özgürlük, eşitlik, kardeşlik gibi kavramlar İslam’da vardır. Özgürlük, eşitlik, kardeşlik. Eşitlik nedir? Adalettir. İslam dini adalete vurgu yapar. Özgürlüğe vurgu yapar. Eşitliğin olduğu yerde adalet vardır.

Şimdi, Sayın Bakan öyle bir tasarı anlatıyor ki bize, 100 bine yakın Diyanet İşleri Başkanlığı Teşkilat personelinin 6 binini bir kenara bırakmış, 94 bininin ücretlerini artırıyor, 6 binini bir kenara atıyor. 6 bin personel yok.

Sayın Bakan, soruyorum: İslam dininde bu var mıdır? Dinimizde var mıdır bu? Ayrım yapmak var mıdır? İslam dini “Emaneti ehline verin.” der. Yöneticilik İslam’ın en zor görevlerinden birisidir. Emaneti ehline verin. Yöneticilik çok büyük bir sorumluluktur. Siz bu kurumun sorumluluğunu omuzlarınıza aldınız. Sizin personeliniz arasında ayrım yapma hakkınız yoktur. Dinimiz de bunu yasaklamıştır ama siz bu kurumu temsil eden, bu kurum adına konuşmaya yetkili bir siyasi kişilik olarak siz bunu kendinize hak görüyorsunuz. Dinimiz “Karşıma kul hakkıyla gelme.” der. Allah’ın emridir. Siz 6 bin kişinin hakkını almışsınız. Kul hakkı yiyorsunuz siz şimdi. Siz bu tasarıyı inip aşağıda savunacaksınız. 6 bin kişinin hakkı üzerinizde.

Evet, diyeceksiniz ki, İslam dininde müeyyide öbür dünyadadır. Evet, nasıl olsa bu dünyada müeyyide yok. Siyaseten bunu buralardan idare ederek geçirebilirsiniz ama o hesabı daha sonra nasıl vereceksiniz kendi inançlarınızda; onu doğrusu merak ediyorum. İslam dininin mesajlarını bir kenara atan bir Sayın Bakan var.

Evet, yöneticilik bir emanettir Sayın Bakan. Siz, şimdi, burada, emanet bir görevi yerine getiriyorsunuz. Bu emaneti ehil olan kişiler almalıdır ama şu tasarı bu şekliyle sizin ehil olmadığınızı gösteriyor bu konuda. Hak yiyorsunuz. 6 bin kişinin hakkını yiyorsunuz. Personeli birbirine düşüreceksiniz. Müftünün maaşını artırın. Müftülerimiz illerde diğer il idare şube başkanlarının daha gerisine düşmüş durumda. Onu artıracaksınız. Onları hak ettiği yere taşıyacaksınız. Diğer Diyanet İşleri Başkanlığı personelinin de ücretlerini artıralım. Hepsini hak ettiği yere getirelim. Kamu personel rejiminde eşitleri, benzerleri neyse oraya onları yerleştirelim. Ona hiçbir itirazım yok ama bunu yaparken 6 bin kişiyi bir kenara atma hakkınız yoktur. O müftüyle, o vaizle, oradaki diğer idare işlerde görevli personeli birbirine düşürme hakkınız yoktur. Siz bir fitneyi sokuyorsunuz şimdi. Siz o 6 bin personeli diğer hak etmediği hâlde diğer din personeliyle karşı karşıya getiriyorsunuz. Din personelini onların gözünde âdeta böyle bir şey konuma getiriyorsunuz. Buna hakkınız yok. O din personelini korumak zorundasınız siz.

Şimdi, Sayın Bakanın ayrıca konuştuğumuz bazı konulardaki tutumunu da yadırgadığımı ifade edeyim. Teftiş kuruluyla ilgili bir düzenleme yapıldı burada. Aslında yapılmayan bir son toplantı yerine Sayın Alt Komisyon Başkanı “Onları ayrıca yazar görüşüz.” dedi. Sonra teftiş kurulu maddesini yazdılar. “O zaman alt komisyon toplantısı yapmamız gerekir.” dedim. Bir kez daha yapılması gerekir. “Hayır, biz bunu böyle düşündük. Kurum böyle istiyor.” “Efendim, alt komisyon toplantısı yaptınız da mı siz teftiş kuruluyla ilgili maddeyi böyle yazıyorsunuz?” “Hayır.” “Hangi hakla yazıyorsunuz?” “Böyle istiyor.” Aradım Sayın Bakanı; dedi ki:” Hayır, aynen 633’te ne yazıyorsa teftiş kuruluyla ilgili olarak burada da o yazılacak.” Aradım Alt Komisyon Başkanını. Sayın Alt Komisyon Başkanı arada kaldı. Anladım ki Sayın Bakanın mesajı Alt Komisyon Başkanına gitmemiş. Dinimizin esası ahlaklı insan yaratmaktır. Ahlaklı insan, karşısındaki insana verdiği sözü tutan insandır.

Şimdi, Sayın Bakan bana söz verdi. O söz oraya gitmiyor. Daha sonra Anayasa görüşmeleri sırasında Sayın Bakanla koridorlarda karşılaştım. Teftiş kuruluyla ilgili düzenlemeyi tekrar sordum. Ben, tabii, hemen eleştirilerimi sıralamaya başladım. “Bir dakika, bir dakika, onu düzeltiyorum.” dedi. “Tamam, senin dediğin gibi yapıyorum.” Diğer kurumlardan oraya gelen personeli yüzde 10 oranında işte idari görevlerden oraya atanma yönünde benim itirazım var zaten. “Onu senin dediğin gibi yapıyorum.” Telefonda da söylediğim buydu.

Şimdi, biraz önce komisyon toplantısı başlamadan Sayın Bakan yanıma geldi. Anladım ki oradan da çark ediyor Sayın Bakan başka diyarlara doğru. Evet, dinimizin esası ahlaklı insan yaratmaktır. İslam dini bunu hedefler. Ahlaklı olmak. Evet, ahlaklı olmak kavramıyla Sayın Bakanın bu davranışını yan yana koyduğumda bunun nereye girdiğini ben komisyon üyelerinin takdirine bırakıyorum. Yöneticilik bir emanettir. Emaneti ehline vermek gerekir. Ancak anlıyorum ki, bu emaneti ehil ellere vermiş değil Hükûmet. Bu emanet ehil ellerde değil. İyi götürülmüyor. Durum budur.

Maddelere ilişkin görüşlerimi maddeler geldiğinde ifade edeceğim.

Teşekkür ediyorum.

 

 

Viagra çok lezzetli değildir. Yerinde olması gerektiğini tüm kullanımı zaten karar verin. Biz pazar geldi ve sevdim aldım. hemen kurtarmaz Ereksiyon Olamıyor Musunuz Sen birkaç saat beklemek zorunda.