Oda TV - FETÖ'nün siyasette yer almadığı düşünülemez
Çarşamba, 09 Kasım 2016 09:12
Hits smaller text tool iconmedium text tool iconlarger text tool icon

M. Akif Hamzaçebi: FETÖ'nün siyasette yer almadığı düşünülemez

FETÖ'nün siyasette yer almadığı düşünülemez... Kuvvetler ayrılığında yargıç ayağa kalkmaz... Demokratik devletlerde özür yasayla olur

Nurzen Amuran: Öncelikle 15 Temmuz darbe girişimiyle başlayan süreci konuşmak istiyoruz. Anayasa Mahkemesi 20-25 yıl önce aldığı bir kararın gerekçesinde olağan KHK’lerle olağanüstü KHK’ler arasında farkı şu satırlarla dile getirmiş: “Olağanüstü hallerde Anayasa’nın 121. maddesinin üçüncü fıkrasına göre çıkarılabilecek KHK’lerde konu sınırlaması yoktur. Ancak bu, olağanüstü KHK’lerin düzenleme alanının sınırsız olduğu anlamında değildir. Bu tür KHK’lerin düzenleme alanları, Anayasa’nın 121. maddesinin 3. ve 122. maddesinin ikinci fıkraları gereğince “olağanüstü halin veya sıkıyönetim halini gerekli kıldığı konularla sınırlıdır. ” demiş.

Bu içtihattan yola çıkarsak, şu anda çıkarılan KHK’lerle alınan önlemler, mevcut durumun olağanüstü halin amacına uygun sınırlarda mı?

M. Akif Hamzaçebi: Anayasa’nın Olağanüstü Hal (OHAL)i düzenleyen 119-121’inci maddelerine göre Bakanlar Kurulu kararıyla OHAL ilan edilebilir. Hükümet de bu yetkisini kullanarak 21 Temmuz 2016 tarihinde 3 ay süreyle OHAL ilan etmiştir. Yine Anayasa Bakanlar Kuruluna (Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanmak şartıyla) “olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda” Kanun Hükmünde Kararname (KHK) çıkarma yetkisini vermektedir.

KHK'LAR SADECE KHK'NIN GEREKTİRDİĞİ KONULARLA İLGİLİ OLABİLİR

OHAL KHK’lerinin diğer KHK’lerden önemli bir farkı vardır. Diğer KHK’ler için Anayasa Mahkemesinde iptal davası açılabilirken OHAL KHK’leri için iptal davası açılamamaktadır. Bu nedenle Anayasa OHAL KHK’leri ile sadece ve sadece “olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda” düzenleme yapılabileceği şeklinde kesin bir sınırlama getirmiştir. Anayasa Mahkemesi de konuya ilişkin olarak 1991 yılında vermiş olduğu iki kararda anılan Anayasa hükmüne uygun bir yorum yapmıştır. Buna göre OHAL KHK’leri ile sadece olağanüstü hal süresince, OHAL ilanını gerektiren konularda ve OHAL ilan edilen yerlerde uygulanmak üzere düzenlemeler yapılabilir. Yürürlük süresi OHAL süresinin dışına taşan, yani kalıcı düzenlemeler yapılamaz. Bu aynı zamanda “ölçülülük” ilkesinin de gereğidir. Özetle OHAL KHK’leri konu, zaman ve yer açılarından sınırlıdır. Bakanlar Kurulu, OHAL ilanından bugüne kadar 8 KHK çıkarmıştır. Ancak bu KHK’lerde darbeye teşebbüs eden TSK mensuplarının Ordudan ihracı, FETÖ ile irtibatı olan kurum ve kuruluşların kapatılması, kamu personeline ilişkin alınacak önlemler gibi OHAL ilanını gerektiren nedenler ve OHAL amacıyla uyumlu düzenlemeler yanında; kuvvet komutanlıklarının Milli Savunma Bakanlığına, Genelkurmay Başkanının Cumhurbaşkanına bağlanması gibi Anayasanın verdiği yetki sınırını aşan, Anayasaya aykırı düzenlemelerin de olduğunu görüyoruz. Kuvvet komutanlıklarını OHAL süresince ilgili bakana bağladım diyebilirsiniz, bu mümkün. Ama ilgili kanunu değiştirerek kalıcı bir şekilde kuvvet komutanlıklarını bakana bağladım diyemezsiniz. Bunu normal bir yasama sürecinde yasa ile yapmanın önünde bir engel yok. Bu yola gitmeyip de bunu KHK’ler ile yaparsanız Anayasaya aykırı olur, OHAL fırsatçılığı olur. Şimdi hemen yapılması gereken, TBMM İçtüzüğünün öngördüğü süre içinde anılan KHK’lerle ilgili olarak Meclis'in karar vermesini sağlamaktır. Anayasa OHAL KHK'lerinin yayımlandığı gün Meclise sevk edileceğini ve İçtüzükte öngörülen süreler içinde yasama sürecinin tamamlanacağını söylüyor. Amaç, bu KHK'lerin süratle Mecliste görüşülmesini sağlamaktır. Şimdi ise Meclis bunları görüşmek bir yana tatile sokulmuş durumda. Ülkede OHAL varken Meclis tatile giremez. Ülke Anayasaya aykırı bir şekilde OHAL KHK'leri ile yönetiliyor ama Meclis tatilde. Bu kabul edilemez. TBMM süratle toplanarak KHK'leri görüşmek zorundadır. Diğer yandan İçtüzük OHAL KHK’lerinin yasalaşması konusunda 30 günlük bir süre öngörüyor.

Neden 30 günle sınırlanmış, önemli bir gerekçesi var mı?

Var. Bunun altında yatan gerekçe şudur:

Anayasa, bir yandan OHAL gibi önemli bir konuda çıkarılan KHK’ler için iptal davası açılamayacağını söyleyerek bunları anayasaya uygunluk denetiminin dışına çıkarmak suretiyle hükümete geniş bir hareket alanı sağlarken; diğer yandan bunların belli bir süre içinde TBMM’de görüşülmesi zorunluluğunu getirerek “siyasal denetim”in süratle yapılmasını amaçlamıştır. Bu nedenle TBMM bu KHK’leri 30 gün içinde görüşerek olduğu gibi veya değiştirerek kabul, ya da reddetmek zorundadır. KHK’ler bu süre içinde TBMM’de görüşülerek karara bağlanmak zorunda. Buna uyulmaz ise Anayasa’nın öngördüğü siyasal denetim engellenmiş olacaktır. Tatilde sürelerin işlememesi geciktirmenin gerekçesi olamaz.

Sözünü ettiğimiz siyasal denetimin doğal bir sonucu da, KHK'lerle ilgili Meclis iradesinin ortaya konulması sonucunda yasalaşan bir metin için Anayasa Mahkemesince yapılacak anayasaya uygunluk denetiminin yolunun açılmasıdır. Aksine hareket, yani yasama sürecinin işletilmemesi halinde bu denetim yolları kapanacağı için anılan KHK’lerin meşruiyeti ve Anayasaya aykırılığı konusunda yepyeni bir hukuki tartışma başlayacaktır.

Bu durumda Anayasa’nın öngördüğü siyasal denetim ile anayasaya uygunluk denetimi imkânsızlaşacağı için anılan KHK’ler (özellikle Anayasa’nın belirlediği sınırlar dışındaki düzenlemeler itibarıyla) OHAL KHK’si olma özelliğini kaybederek normal bir KHK'ye dönüşecek; bir yetki kanununa dayalı olmadıkları için de “iptal” veya “yokluk” iddialarına konu olabilecektir. Kalıcı düzenlemelerin, OHAL sona erdiğinde hükümsüz kalacağı, bu nedenle de bir boşluk doğacağını ileri sürmekte mümkündür. Aslında bu iddiaları ortaya koymak için 30 günlük sürenin bitmesini bile beklemeye gerek yoktur.

Hükümete ve TBMM'ye önerim, OHAL sona ermeden ve İçtüzükteki süreler geçirilmeden KHK’ler için yasama sürecinin işletilmesidir. Ayrıca TBMM 1 Ekim'i beklemeden, bayram tatilinden hemen sonra olağanüstü toplanıp KHK'leri görüşmeye başlamalıdır.

ASKERLİK EĞİTİMİ SADECE BİR EĞİTİM DEĞİL AYRI BİR DİSİPLİNDİR

Ordu bu ülkenin güvenliği ve geleceği için önemli.  Eğitim de aynı ölçüde önemli. Polatlı’da top sesleri duyulurken Maarif Kongresinin toplanması yeniden anımsanmalı. Bu açıdan düşünülürse askeri liselerin kapatılması doğru mu? Eğitim bir süre ertelenebilir ama gerçek bir ordunun gücü eğitiminden geçer. Bu konuda siz neler düşünüyorsunuz?

Askerlik eğitimi, sadece bir eğitim değil, ayrı bir disiplindir. Ordumuzun gücü disiplinli eğitimden ve askeri eğitim kurumlarımızın yüzlerce yıllık birikiminden kaynaklanmaktadır. Askeri liselerin kapatılması, bütüncül bir anlayışla hazırlanmış ve adına “Askeri Reform” diyebileceğimiz bir çalışmanın sonucu değil, tepkisel olarak alınmış bir karardır. Bu kararın gerisinde darbe girişiminin ordu tarafından yapıldığı yönünde bir düşünce var. Bu bakış açısı yanlış. Darbe girişimini ordu değil ordunun içine de sistemli bir şekilde sızmış olan bir örgüt gerçekleştirmiştir. Bu bakış açısına dayalı, tepkisel kararlarla orduda düzenleme yapmak yanlıştır. Askeri liselerin kapatılmasından kaynaklanan eğitim eksikliği nasıl telafi edilecek, bu liselerin birikimi yeni nesillere nasıl aktarılacaktır, bu belli değildir. Aslında büyük birikim yok edilmektedir. Sorun bu liselere FETÖ mensuplarının girmesi ise, objektif sınavlarla bu aşılabilirdi. Bu birikim heba edilmemelidir.

Sizin de belirttiğiniz gibi, darbe girişimini orduya sızan yabancı örgütlerin maşaları yaptı. Gerçi sınır güvenliği nedeniyle yapılan harekat ve terörle mücadele Ordumuzun özgüvenini artırdı ama, moral gücünü daha da artıracak hangi yapısal kararları almak zorundayız?

Türk Ordusu, sadece askeri bir güç, sadece savaş zamanında başvurulan bir kurum olmanın çok ötesinde, toplumumuzun binlerce yıllık bir geleneğini ifade etmektedir. Bizim ordumuzu diğer ülkelerin ordu anlayışından farklı kılan da bu gelenektir. Ordumuz ve toplumumuz her zaman iç içe olmuştur.

Bugüne kadar Türkiye’yi güçlü kılan üç unsur vardı. Birincisi, başta laiklik olmak üzere Cumhuriyet’in kurucu değerleri, ikincisi Türkiye’nin batıya dönük yüzü, üçüncüsü ordumuz. Hiçbir demokratik ülkede ordu ile övünülmez. Ancak kabul edelim ki bugüne kadar Türkiye’de bütün hükümetler “Türkiye güçlüdür” derken ordumuza olan güvenden kaynaklanarak konuşuyorlardı. Nitekim bu güven ile kişi başına gelirin 4. 000 dolar seviyelerinde olduğu 1998 yılında bir kuvvet komutanının Adana’da yaptığı bir konuşma ile Suriye Öcalan’ı sınır dışı etmek zorunda kalmıştı. Unutmayalım ki 15 Temmuz’daki darbe teşebbüsü, ordumuzun da içine sızarak büyük bir mesafe almış bir örgüt tarafından gerçekleştirilmiştir. Ancak bu darbe teşebbüsünün sonuçsuz kalmasındaki en büyük rollerden birini de yine ordumuzun içerisindeki vatansever subaylarımız/askerlerimiz üstlenmiştir. Bunu unutmayalım.

Ordumuza moral-motivasyon gücü kazandırılabilmesi için ilk yapılması gereken bir “Askeri Reform” programının uygulamaya konulmasıdır. Ordu sivilleştirilmeyip yeniden askerleştirilmeli, yani aslî görevine odaklanmalı, geçiş sürecinde orduya liderlik edilmeli ve destek olunmalıdır. Milli Savunma Bakanlığı Avrupa demokrasilerindeki örneklerine benzer şekilde işlevsel anlamda yeniden yapılandırılmalıdır.

Ordunun TBMM tarafından denetimi sadece bütçe ve harcamalarla sınırlı olmamalı, savaşa hazırlık ve aslî görevlere odaklanma konuları başta olmak üzere denetim kapsamı genişletilmelidir. Öte yandan ordu siyasallaştırılmamalıdır. Ordunun siyasal amaçlar için kullanımını önlemek amacıyla, hükümetin bu konudaki uygulamalarının da TBMM tarafından denetimi sağlanmalıdır.

Biraz da terörden söz edelim. BM’nin geçen yıl yayımlanan raporunda IŞİD ve radikal İslamcıların zihinsel engelli olan çocukları intihar bombacısı olarak kullandığına dikkat çekildi. Ülkemizde IŞİD’le ilgili alınacak önlemler arasında çocuklarımızı gençlerimizi koruyacak olan eğitimdir. Dindar gençler yetiştireceğiz denilirken bu sınırı koruyacak olan laik eğitimdir. Bu alandaki uygulamaların takipçisi olacak mısınız?

Sorunuzun işaret ettiği nokta çok önemli. Haklısınız bu sadece IŞİD ile ilgili, sadece tek bir örgütle ilgili alınacak önlemlerden ibaret değil, her ne kadar bahsettiğimiz gibi artık çocuk yaşta intihar eylemleri ve canlı bombalar görüyor olsak da bunlar birer sonuç aslında. O çocuklara aşılanan, bu kadar yüklü ve ağır radikalleşme tuhaf bir şekilde onlara devredilen bir patoloji aslında. Kendisini değersiz ve önemsiz hisseden bir coğrafyanın insanları, ya da batılı ülkelerde varoşlarda tutunamayan, batılı değerler ve sosyo-ekonomik adaletsizliklerden mustarip insanların bir cihat fikriyle yola çıkarak bu değer ve adaletsizliklerle ödeşmesi, öç alması. Böyle bir psikoloji var. Bu çok önemli bir nokta. Esasında kaybın nedenlerinin sosyolojik-ekonomik, kültürel. dini bir vasfı yok. Ancak burada laik eğitimin önemi ortaya çıkıyor. Laik eğitimin şu veya bu nedenle zayıfladığı durumlarda, her türlü olumsuzluğu dinsel gerekçelerle açıklama ve arkadan eylem süreci görülüyor. Bugün laik eğitimden anlaşılması gereken, sadece kuru kuruya teknik becerilerin geliştirilmesi, ya da kataloglar ve datalar halinde yapılan bir eğitim değil, bu bilgilerin insanlık değerlerine ait bir takım bilgilerin zeminine oturtularak verilmesidir. Laikliğin bize verdiği anlam ve ilham; sorgulayan, analiz edebilen, üreten ve yaratan bir sistem ve insandır. Laik eğitimi bir kenara attığınız zaman analiz ve sorgulamayı, yani bilimi bir kenara atıp kabule dayalı, çağdışı bir eğitimi uyguluyorsunuz demektir. Yeniden bir laik eğitim anlayışı ile ama asla işin içine yerleşmiş adaletsizlikleri ve eşitsizlikleri de ihmal etmeden çalışmak lazım. Elbette bu bizim en öncelikli takip edeceğimiz konu, CHP olarak varlık nedenlerimizden birisi. Bu konuda kafası en net ve berrak parti de biziz.

FETÖ'NÜN SİYASETTE YER ALMADIĞINI DÜŞÜNMEK İNANDIRICI DEĞİL

FETÖ’nün askeriyede yargıda ve kamudaki uzantıları temizleniyor. Ama etkin oldukları siyasette bir hareket görmüyoruz. Kamuoyunun güvenini sağlamak için tüm partilerin bu konuda bir çalışma yapması inandırıcılık açısından önemli. Şimdiye kadar oy deposu olarak bakılan FETÖ’nün siyaseti de ele geçirmesi tehlikenin en büyüğü değil midir?

Doğru bir şeye işaret ediyorsunuz. FETÖ gibi Devletin hemen her kademesinde son derece ciddi bir yapılanma içerisine girmiş bir örgütün siyaset kurumunun içinde yer almamış olduğunu söylemek inandırıcı olmaz. Türk Silahlı Kuvvetleri, Emniyet Teşkilatı, yargı organları, üniversiteler, medya gibi ülkenin hemen hemen tüm kurumlarında asker, polis, hâkim, savcı, bürokrat, akademisyen, öğretmen olarak görev almış, Devletin, ülkenin her kurumunun içine yerleşmiş bir yapılanmadan söz ediyoruz. Bu denli örgütlü bir yapılanmanın siyasi destek olmaksızın bu noktalara gelmesi mümkün değil. Bu yapı, özellikle AKP hükümetleri döneminde almış olduğu siyasi destekle bu gücüne ulaştı. Örneğin on beş vakıf üniversitesi kapatıldı. Bunun anlamı bu üniversitelerin kurulması için zamanında TBMM’den onbeş adet kanun çıkarıldığıdır. Elbette ki siyaset kurumu içerisinde de bu terör örgütüyle bağlantılı kimseler vardır. Bu konuda siyaset kurumunun, bütün siyasi partilerin görevi vardır. Önümüzdeki süreçte siyaset kurumunun üzerine düşeni yapacağını düşünüyorum. Bu yapılmaz ise seçmen bunun hesabını seçimlerde soracaktır. Sayın Kılıçdaroğlu bu konuda çok net bir tavır ortaya koyarak bu yapıya mensup olanları Cumhuriyet Halk Partisinde asla barındırmayacağını ifade etmiştir

DEVLETLER HÜKÜMETLER “ALDATILDIK” DEMEZLER. DEMOKRATİK DEVLETLERDE ÖZÜR YASAYLA OLUR

Kumpas davalarında adil yargılanma hakkı çiğnenerek sahte delillerle hüküm verildiği için, mağdur olan TSK mensuplarına ve diğer kamu görevlilerine iadei itibarlarının sağlanması için tarihe not düşmek adına yasal bir düzenleme yapılmasına neden uzak duruluyor? Böylesine bir düzenleme çektikleri acıya duyulan bir saygı olmayacak mıdır?

Sanırım bu konuda cezaevinde yatmış milletvekillerimizden sonra siyaset kurumunda en çok söz söyleyecek kişilerden biri benim. Bu konuyu ilk gündeme getirdiğim tarih 4 Temmuz 2014’tür. 18 Haziran 2014 tarihinde Anayasa Mahkemesi’nin Kumpas Davalarında yargılananların adil yargılanma haklarının ihlal edildiğine karar vermesinin ardından danışman arkadaşlarımla birlikte derinlemesine bir çalışma yaptık ve hazırladığım “Kumpas Mağdurlarının Hukuksal Haklarının İadesi Kanun Teklifi”ni 4 Temmuz 2014 tarihinde TBMM Başkanlığı’na verdim. İktidar partisinin bu teklifimi Türkiye Büyük Millet Meclisi gündemine almaması üzerine muhtelif tarihlerde, gerek basın toplantısı ve TBMM konuşmalarımla, gerekse Kanun Teklifimi her seçim döneminde yinelemek suretiyle sürekli olarak gündemde tuttum. Nitekim içinde bulunduğumuz 26’ncı dönemde de 28 Kasım 2015 tarihinde kumpas mağdurlarının haklarının iade edilmesini amaçladığımız Kanun Teklifimi yineledim. Teklifimi en son yinelememin üzerinden yaklaşık 9 aylık bir süre geçmiş olmasına rağmen gündeme alınmaması üzerine meclisin kapanmasından iki hafta önce doğrudan gündeme alınması için TBMM Başkanlığına bir önerge sundum. AKP Grubunun beni doğrudan arayarak teklifimi değerlendirebilmek amacıyla süre talep etmeleri üzerine önergemin görüşülmesi önerimi erteledim. 1 Ekim 2016 tarihinde Meclis açıldığında bu teklifimi bir kez daha gündeme getireceğim. Temennim odur ki içinde bulunduğumuz bu olumlu iklimde Teklifim gündeme alınır, görüşülür ve kanunlaşır. Kumpas davaları nedeniyle Devletin bir özür borcu vardır. Devletler, hükümetler ”aldatıldık” demezler. Demokratik devletlerde özür yasayla olur. Ergenekon, Balyoz, Askeri Casusluk gibi kumpas davalarının mağduru olan komutanlarımız, kamu görevlilerimiz, bilim adamlarımız, yöneticilerimiz, rektörlerimiz, bürokratlarımız ve daha birçok insanımızın hayatlarından çalınan, cezaevlerinde geçirilen yıllar, ailelerinin çektiği sıkıntılar, ıstıraplar, karartılan gelecekler, intihar eden, cezaevlerinde ölen onurlu insanlarımız… Karşımızda böyle ağır bir tablo var. Bunların hiçbirini, yani kaybedilenleri, manevi tahribatı hiçbir yasayla geri getiremeyiz. Ancak yapılması gereken bir şeyler olmalı. Kumpas davaları ile hayatları karartılan, öldürülen bu insanlar her zaman itibarlıydı, her zaman onurluydu. Onların yaşamlarıyla, meslek hayatları ve mücadeleleri ile kazandıkları itibarı yasayla iade etmek diye kendi içinde çelişkili bir tutum olamaz. İtibarları millet verir. Ancak bunu dille söylemek yetmiyor. Devlet kanunla özür diler. Bu yasayla söylenmeli. Devlet yasayla özür diler. Böyle bir yasa haksızlığa uğramış bu büyük kitleye ve başta ordumuz olmak üzere kurumlara saygının bir ifadesi olacaktır.  

EĞER TARİKAT VE CEMAATLER DEVLETİN YERİNE ADAY OLUYORSA DEVLET İŞİNİ İYİ YAPMIYOR DEMEKTİR

15 Temmuz darbe girişiminden sonra kamuoyunun dikkati diğer cemaat ve tarikatlara çevrildi. Siyasete sızan sadece FETÖ değil. . Varlıkları biliniyor ama ne oldukları kim oldukları bilinmiyor. Onların da yurtları okulları olduğu onların da gelir kaynaklarının zengin olduğu söyleniyor. Bir gün FETÖ’nün boşluğunu onlar da doldurulabilir mi, potansiyel tehlike oluşturabilir mi?

Kesinlikle. Bu durum laik ve modern eğitim sisteminin içinin boşaltılmasından kaynaklanmaktadır. Ama sadece okullar üzerinden gerçekleşen bir alternatif değil bu. Arkasında güçlü bir iş ağı, ticari bir ağ ve sosyal ağ da oluşturuyor. Ne yazık ki bugün, “eğitim" ve "barınma", giderek yoksul veya Anadolu’da çeşitli imkânlardan yoksun halde yaşayan insanlarımızın yetişemediği, ulaşamadığı iyice özelleştirilmiş alanlar haline geldi. Hal böyle olunca guruplar ve örgütlenmeler kendi aralarında, ikinci bir sistem oluşturarak var olan adaletsizlikleri çözmek yerine alternatif, sağlıksız gölge modellerle kendi yapılarını yaratıyorlar. Tarikatlar ise bu ağların hem kolayca gelişmesini sağlıyor, hem de kendi hiyerarşisini yaratması bakımından müthiş bir ivme kazandırıyor tabii ki.

Elbette bugün radarlarımızda olmayan birçok bölgede, bu tarikatlarıneğitim, barınma ve sonrasında iş bulma gibi etkileri oluyor, . Sonrasında da kendi eksenlerini dayatıyorlar. Bu çok ciddi bir sorun. Bugün bunlardan birisi güçlendi ve zarar vermeye başladı, eğer önlem alınmazsa yarın bir başkası güçlenecek ve o da zarar verecektir. Tehlike sona ermiş değildir.

Potansiyel tehlikeleri önlemek için mutlaka laik eğitim esas alınmalı ve kamu yeniden sahada yer alarak adalet ve eşitlik adına projeler ve sistemler üretmeli. Örneğin Devlet hızlandırılmış bir programla bir yıl içinde öğrenci yurdu problemini çözebilir. Devlet öğrenci yurdu yapmazsa bu boşluk birileri tarafından doldurulacak demektir. Eğer tarikat ve cemaatler devletin yerine aday oluyorsa, devlet işini iyi yapmıyor demektir. Bu risk ancak sağlıklı bir sistem ile bertaraf edilebilir.

“HİMMET”ADI ALTINDAKİ YARDIM TOPLAMA FAALİYETİ EN BASİTİNDEN 2860 SAYILI YARDIM TOPLAMA KANUNUNA AYKIRIDIR

Uzun yıllar Maliye Bakanlığında Maliye Müfettişliği dahil üst düzeyde görevlerde bulundunuz. Onun için soruyorum: Sözünü ettiğimiz bu cemaat ve tarikatların mali portföyünü kimse bilmiyor. Ben vergimi ödüyorum. Ama himmet adı altında vergi kayıplarına yol açan bu gelirlerden vergi alınamıyor. Bunlar nasıl denetlenebilirler?

Evet, bu konu çok önemli. Çünkü bu tür yapılanmaların mali imkânlarının büyüklüğü genellikle etki alanlarının genişliğini de belirliyor. Hâkimiyet alanları genişledikçe malvarlıkları da artıyor. Bu nedenle bunların mali denetimlerine özel önem verilmesi gerekiyor.

Ülkemizde cemaat ve tarikatlar çoğunlukla vakıf veya dernek olarak örgütlenerek faaliyetlerini yürütüyorlar, vakıf olanlar Vakıflar Genel Müdürlüğünce, dernek olanlar ise İçişleri Bakanlığınca denetlenmektedir. Ancak bir ihbar veya şikâyet olmadığı sürece klasik yöntemlerle yapılan bu denetimler, kayıtlı faaliyet ve hesaplarla sınırlı kalmakta, kayıt dışı faaliyetler ve malvarlıklarının tespit edilmesine olanak vermemektedir. Bu kuruluşlardan dernek veya vakıf statüsünde olmayanların denetiminin nasıl yapılacağı konusunda ise herhangi bir netlik bulunmamaktadır.

FETÖ özelinde ise durum daha farklıdır. Dışarıdan bakıldığında örgüte destek sağlayan kuruluşlar yasal olarak faaliyette bulunan birer şirket, üniversite, okul, hastane veya dershane gibi görünüyor. Burada önemli olan bu ilişkiler ağındaki yasadışı örgüt özelliğinin ortaya çıkarılabilmesidir. Bu durumun tespiti normal denetim yöntemleriyle mümkün olamaz. Bu nedenle özellikle bu nitelikteki kuruluşların şüpheli fon hareketlerinin tespit edilmesini ve finansal ilişkilerinin analiz edilmesini sağlayacak bir denetim modelini ortaya koymak gerekir. Maliye Bakanlığının ve MASAK’ın denetim kapasitesi bu modeli süratle üretebilir. Bu konudaki gerekli çalışmaların, kara para aklamayla mücadelede uzmanlaşmış bir kurum olarak MASAK koordinasyonunda yapılmasının yararlı olacağını düşünüyorum.  

Ayrıca şunu da belirtmek gerekir ki bir tarikat dayanışmasının yarattığı psikoloji altında yapılan "himmet" adı altındaki yardım toplama faaliyeti en basitinden 2860 sayılı Yardım Toplama Kanununa aykırıdır. Kanuna göre yardım, kamu yararına olan faaliyetler için mülki amirin izniyle toplanabilir. Ancak mülkî amirler, yani devletin kendisi bu faaliyete göz yummuştur. Bu yardımlar için mülki amirlerden izin alınmamıştır. Bu, işin usule ilişkin yanı. Bir de toplanan bu paraların ne için toplandığı, ne olduğu, bunlarla ne yapıldığı, nereye gittiği konusu var. Bunun üzerinde durulmalı.

Biraz önce değindiğiniz gibi MASAK devreye girmeli. MASAK ülkenin güvenliği açısından önemli bir kurum. Bir anlamda istihbarata destek olan bir kurum. Bu konuda ikinci bir sorum daha var: Mali güvenliğimiz için önemli olan bu kurumun siyaset alanı dışında özerk çalışmasını nasıl sağlayabiliriz?

Elbette. MASAK, uluslararası düzenlemelerin gereği olarak bir istihbarat birimi olarak kurulmuştur. Mali alanda görev yapan ve mali istihbarat toplayan kritik bir kurum. Kara para ile terörizmin finansmanı konularında ciddi tecrübesi, nitelikli personeli ve önemli teknik altyapısı bulunan MASAK’tan kesinlikle yararlanılması gerekir.

MASAK gibi gizli ve kişisel nitelikte her türlü bilgiyi toplayan, analiz eden, mali ve ekonomik güvenliğimiz bakımından kritik bilgi ve sonuçlara ulaşılmasına olanak sağlayan bir kurumun özerkliği yani bağımsızlığı, üzerinde baskı hissetmeden, müdahale edilmeden sadece işinin gereklerini dikkate alarak çalışması çok önemli. Bundan dolayı bu tür kurumların özellikle siyasetten bağımsız çalışabilmesi gerekiyor.

MASAK’ın yarı-özerk veya özerk bir yapıya kavuşturulması bakımından, Gelir İdaresi Başkanlığı gibi yarı-özerk yapıda bağlı kuruluş şeklinde veya BDDK, RTÜK benzeri düzenleyici-denetleyici kurullar gibi özerk örgütlenme modelleri düşünülebilir. Fakat hangi model olursa olsun uygulamada kurumların bu şekilde örgütlenmesi özerk olarak çalışabilmeleri için yeterli olmuyor. Türkiye uygulamasında kurumların bağımsızlığı maalesef siyasi iktidarın izin verdiği ölçüde mümkün olabiliyor.

Bir kurumun bağımsızlığı ya da özerkliği, ilgili kanuna bunu yazmakla sağlanamıyor. Örneğin teşkilat kanununda bağımsız olduğu yazılan Merkez Bankasının faiz konusundaki kararlarına gösterilen sert tepkilerle, bu kurumun siyasi iktidar tarafından nasıl baskı altına alındığını biliyoruz.

Bir diğer örnek Gelir İdaresi. Daha önce doğrudan Maliye Bakanlığına bağlı olarak çalışan Gelir İdaresi, 2005 yılında çıkarılan bir kanunla yarı-özerk bir yapıya dönüştürüldü. Yarı-özerk kurumlar uygulamada bağımsız olurlar, örneğin bakanlar vergi uygulamalarına ilişkin talimat veremezler. Bu kurumlar sadece hedeflere ulaşılıp ulaşılmadığı açısından hükümete hesap verirler. Ancak şunu söyleyebilirim ki mevcut gelir idaresi klasik maliye bakanlığı modelinde olmadığı kadar maliye bakanının kontrolündedir. Şu anda yarı-özerk yapı kağıt üzerindedir.

Çağdaş demokratik toplumlarda siyasi iktidarlar bu tür kurumlara müdahale etmezler, edilmesine de izin vermezler. Artık ülkemizde de iktidarların bu anlayışı benimsemesi gerekiyor. Söylediğimin mevcut siyasal konjonktürde ne kadar zor olduğunu biliyorum. Ama doğrusu budur.

15 Temmuzla birlikte, Anayasa değişikliğinde Cumhuriyetimizin kurucu unsurları konusunda bir tartışma yaşanmayacağına inanıyor musunuz? Partiler demokratik siyasi olgunluğu kazandılar mı? TBMM de kısmen oluşan diyalog ortamının korunması için iktidara ve muhalefete düşen sorumluluk ne olmalıdır?

Halen yürütülmekte olan anayasa değişikliği çalışmaları sadece yüksek yargı organlarına ilişkin düzenlemeleri kapsıyor. Demokrasiye kast edenlere karşı koymak ya da bu karanlık oluşumları sindirmek, demokrasinin korunması hatta gelişmesi için gerekli ama yeterli şartları oluşturmuyor,  ne yazık ki. Partilerin demokratik siyasi olgunluğu kazanması, temsil ettikleri kesimlerin taleplerinin anayasal ve yasal yapıya yansıtılmasıyla mümkün. Hukuk devletinin tesisi, bireysel ve toplumsal haklara karşılıklı saygı, ifade ve örgütlenme özgürlüğü gibi anayasal hakların ancak hukuk ve sosyal dengeyle korunması ile mümkündür. Demokratik kurumların şeffaf ve adil bir şekilde yeniden tesisine bağlı bu sorduklarınız…Bizler bunun için çalışıyoruz. Arzu ederim ki iktidar da bundan sonra bu dengeyi gözetir. Şimdilik bazı olumlu işaretler var. Ancak önceden yaşananlar, geçmiş deneyimlerimiz bize pek de iyimser olma imkânı vermiyor.

Bütün toplumsal kesimlerin bunun takipçisi olması gerekiyor çünkü gerçekten her biri ayrı ayrı önemli. Şunu da ilave etmek isterim: Artık çevre-merkez ilişkisini bir çatışmanın değil daha iyisini yapmanın rekabeti olarak kurmak zorundayız. AKP ile Türkiye’de çevre-merkez ilişkisi değişmiştir. Eskiden çevrede olanlar merkeze gelmiş, merkezde olanlar ise çevreye gitmiştir. Ne var ki çevrenin siyaset alanı daraltılmış, ellerindeki siyasal araçlar sınırlandırılmıştır. Merkezi ele geçiren AKP ise demokratik ve özgürlükçü siyasetten uzaklaşmıştır. Çözüm demokratik ve özgürlükçü siyasetten geçmektedir. Darbeleri ve tüm olumsuzlukları önlemenin çaresi de budur. Şimdi toplum olarak bunu yapmak zorundayız. Öte yandan demokrasilerin gücü sivil toplumdur. Sivil toplumun güçlü olduğu ülkelerde demokrasiler de güçlüdür. Bugün Türkiye’de sivil alan devlet tarafından işgal edilmiştir. Bu işgal sona ermeden, özgürlükçü politikalara dönülmeden bir çıkış görmüyorum. Darbe girişimi sonrasında olumlu bir hava var. Ama bu olumlu hava henüz iyimserliğe evrilmiş değil. Bu yılki adli yıl açılış töreni eskiye dönüşün bir işareti.

KUVVETLER AYRILIĞINDA YARGIÇ AYAĞA KALKMAZ

Adlî yıl açılış törenini neden 15 Temmuz öncesine dönüşün bir işareti olarak alıyorsunuz, bu yorumunuzu biraz daha açar mısınız?

Bu yılki adlî yıl açılış töreni geleneklere aykırı bir şekilde Cumhurbaşkanlığı Sarayında yapılmıştır ve ilk kez bir Cumhurbaşkanı adlî yıl açılış töreninde konuşmuştur. Bu basite alınacak bir durum değildir. Konuyu sadece bir mekân sorunu gibi görmek, ya da Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ın şahsına bağlayarak değerlendirmek yanlış olur. “Kuvvetler ayrılığı” ilkesi bütün özgürlükçü demokrasilerde özgürlüklerin güvencesidir. Bu ilke yargı üzerinde hiçbir gölgeyi kabul etmez.

Yargı bağımsızlığında gelenekler, semboller önemlidir. Bu nedenle adlî yıl açılış törenlerinde değil cumhurbaşkanları, yürütme organından hiç kimse konuşamaz. Konuştuğu zaman gücünü Anayasa’dan değil Cumhurbaşkanından alan bir yargı olur. “Benim yargım” olur. Cumhurbaşkanlığı yürütme gücünün en yüksek makamıdır. "Yürütme" gücünü Anayasa ve kanunlardan alırken, "yargı" sadece Anayasadan alır. Yargı yürütmenin işlemlerini ve yürütmenin gücünü aldığı yasaları (Anayasaya uygunluğunu) denetleyen kurumdur. Bu nedenle yargı yürütmeye ait bir yerde ve onun kanatları altında adlî yıl açılış töreni yapamaz. Kuvvetler ayrılığına, yargı bağımsızlığına yürütme organı saygı göstermek zorundadır. Ancak bu ilkeye yürütmeden önce ve yürütmeden daha çok yargıçların sahip çıkması gerekir. Kuvvetler ayrılığında yargıç ayağa kalkmaz, yargıcın karşısında ayağa kalkılır.

İsterseniz şeffaflık konusuna da değinelim: Sadece idarenin değil siyasetin de şeffaf ortamda yapılması gerekir. TBMM’nin faaliyetlerini değerlendirdiğimiz zaman, ülkenin gereksinimlerini ve sorunlara çözüm yollarını halka göstermek gerekir. Kültürel birikime katkıda bulunduğu da bir gerçek. Bu konudaki duyarlılığınızı biliyoruz. Neden TBMM’nin genel kurul oturumları dâhil komisyonların çalışmalarının da yayınlanacağı sürekli bir televizyon kanalı olamıyor? Meclis Başkan vekilliğini yürütüyorsunuz, bu yapılamaz mı?

Bu yapılabilir, yapılmalıdır da. Şu anda TBMM’nin sadece genel kurul çalışmaları Salı-Perşembe günleri saat 14:00-19:00 arasında yayınlanmaktadır. Maalesef bunu belirleyen iktidar partisinin çoğunluk gücüdür. TBMM Başkanları da bu çoğunluğa, gerçekte ise Başbakana bakarak bu kararı alıyor.

TBMM’deki görüşmelerin tümünün Meclis Televizyonundan naklen verilmesi yönündeki CHP girişimleri bugüne kadar sonuçsuz kaldı. Çözüm bireyin özgürlük alanının genişletilmesinde derken bu da bu kavrama dâhildir. Demokratik toplumlarda iletişim özgürlüğü bireylerin parlamento çalışmalarından anında bilgi sahibi olmasını da kapsar.

Meclis çalışmalarının daha etkin olması açısından iç tüzükte değişikliklere gereksinim var mı? Şimdiye kadar siyasi iktidarların iç tüzük değişikliğindeki amaçları biraz farklı oldu. Muhalefete daha az yer vermeyi önerdiler. Sizce iç tüzük kurallarına bağlı çalışılırsa şu andaki mevcut tüzük yeterli mi?

Yürürlükteki İçtüzük, hükümetin içinden çıktığı parlamento çoğunluğuna TBMM gündeminin belirlenmesi konusunda; muhalefet partilerine ise gündemde yer alan işlerin görüşülmesi sırasında engelleme yönünde önemli olanaklar tanımaktadır. Ancak bir gerçek var ki TBMM gündemini iktidar istediği gibi belirlemektedir. Öte yandan bir milletvekili bile devamlı “karar yeter sayısı” istemek suretiyle engelleme yapabilir. Ancak bütün engellemeler bir yere kadardır, sonuçta hükümetin arkasındaki parlamento çoğunluğu gündemi belirler ve yasayı istediği gibi çıkartır. Önemli olması gereken komisyon çalışmaları ise genel kurul çalışmalarına verilen önemin oldukça gerisinde kalmaktadır. Demokrasimiz çoğulcu değil, çoğunlukçudur. İçtüzük de bu anlayışa uygundur. Bu nedenle İçtüzük mutlaka değişmelidir. Bunun için iktidarın ve muhalefetin TBMM gündeminin oluşturulmasına yönelik olarak haklarını dengeleyen, komisyon aşamasını daha güçlendiren, özellikle sivil toplumu komisyon çalışmalarına katan ve meclisin daha verimli bir şekilde yasa yapmasını sağlayan bir içtüzüğe ihtiyaç vardır. Yoksa “muhalefet az konuşsun, biz de daha hızlı yasa yapalım” anlayışıyla bir içtüzük yapılamaz.

Bir gün Genel Kurulu yönetirken orada çıkan bir tartışmada şöyle demiştiniz: “Genel Kurulda, geçmişe yönelik bir envanter yapmayı bir kenara bırakmayı öneriyorum. Her siyasi parti 'Geçmişte şunlar, şunlar oldu. ' diyerek kendisini haklı çıkaracak birçok olayı anlatabilir. Önerim, bunları bir kenara bırakalım, bundan sonra geleceğe bakalım. " Bu sözlerinizden yola çıkarak soruyorum. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra TBMM, geleceğe nasıl bakmalı?

Bildiğiniz gibi TBMM Genel Kurulu parlamenter demokrasilerde hem temsil, hem de yasama organıdır. Bu temsil meselesi genellikle bizde yanlış anlaşılmaktadır. Temsil, milletvekilinin kendisini oraya getiren toplum kesimlerindeki ihtiyaç, değişim ve dönüşümün yansıtılması bakımından bir temsildir. Bu anlamda milletvekili ile halk arasındaki ilişki, statik ve geçmişe dönük bir ilişki değildir sadece. Geleceğe ve dönüşüme dönük canlı ve değişken bir ilişkidir.  Öte yandan yasama dediğimiz faaliyet için de aynı şey geçerlidir. Yasama, toplumdaki ekonomik, sosyal, bölgesel ve uluslararası değişimin içeri yansıttıkları, sürekli değişen, dönüşen toplumsal yapıya uygun, onun hayatına kolaylıklar getirecek yasaları çıkarma görevidir. Değişimin gerisinde kalamazsınız o zaman yasa çıkarma iradesini zayıflatmış olursunuz. Bu yüzden siyasetin sadece parlamenterlerin ve partilerin birbirlerine daha önceden söyledikleri ve yaptıkları ile ilgili bir söz düellosu kurmanın çok ötesinde olması lazım gelir. Yoksa sadece belagate düşme tehlikesi var.  Geçmişe dönük hesaplaşmalar, kamuoyunda, medyada yeterince yapılıyor zaten.  Parlamento hesaplaşmaların da ötesine geçerek olumsuz olarak yaşananların bir daha yaşanmaması için çalışmak zorundadır.

15 Temmuz sonrasına gelince TBMM geleceğe güçlenerek,  kendisine daha fazla güvenerek bakmak zorundadır. Demokrasi sadece sokaklarda veya mitinglerde değil parlamento içinde de gerçekleşen bir süreç. TBMM güçlendirilmeli, barajın indirilmesi suretiyle temsilde adalet ve çeşitlilik sağlanmalı, yasama, uzlaşma ve müzakereler içinde yapılmalıdır. Bundan sonra her şey demokrasimiz için olmalıdır. Dediğim bundan ibarettir.

Pek çok konuda aydınlandığımız bir söyleşi oldu. Çok teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim.